Bestekarlar Hakkında

Doğrudan müzikle ilgili olan konulara yer veriniz.
Kilitli
omer.yuksel
Mesajlar: 1
Kayıt: 13 Eyl Sal, 12:08
Konum: İstanbul

Bestekarlar Hakkında

Mesaj gönderen omer.yuksel »

Fryderyk François Chopin

Besteleri yağmurun damlası kadar doğal ve her kar tanesi kadar özgün olan insan...

Chopin 1810 Polonya doğumludur.Adının kelime manası Fransızcada Beklenmeden gelen , çabasız kazanılmış nimet anlamındadır .

Chopinin bir romantik dönem müziği bestekarıdır.Herzaman hüzün , acı , aşk gibi temaları işlediği düşünülsede Chopin'in asıl duygu kaynaklarından biri vatan hasretidir.Bestelediği otuzaltı Polonaise vatan hasretini işlemektedir ki bunu dinleyene fazlasıyla hissetirmektedir.Orkestral bir düzenleme olan Grande Polonaise Brillante op.22 ise Polonaiselerin en bilineni ve ünlüsüdür.

Chopin'in Valsleri ise özgünlüğünün sembolüdür.Karmaşık armoniden uzak ve notaları birbirine perçinlenmişcesine bağlı kusursuz bir melodi vardır.Onun melodisi insana tek bir parça pırlantaymış gibi gelir.Üzerinde gereksiz hiçbir nota yok gibidir , gerçek bir bütün gibidir.Dinlerken insanın içinde hüzün , yüzünde ise çok hafif bir gülümseme bırakır...

Chopin'in Baladları ise sadece dört tanedir.Chopin'in en sevdiği eserinin Ballade no.1 olduğu söylenir ki gerçekten eşsiz bir eserdir.Valslere göre daha fazla olgunluk taşır.Balladları dinlediğinizde ise gözünüzde yaş,içinizde mululuk bırakır...

Chopi'i hiç dinlemediyseniz (Biliniz ki mutlaka dinlediniz!!!) hatırlamak için şu parçaları dinlemenizi öneririm :
Waltz no.1 op.18 (Hemen Hatırlatacak...)
Nocturne op.20(Posth) C# minor
Ballad op.23
Grande Polonaise Brillante op.22

Kullanıcı avatarı
Semra Fayez
Mesajlar: 95
Kayıt: 05 Haz Pzr, 23:25
Konum: Ankara

Dvorak

Mesaj gönderen Semra Fayez »

ANTONİN DVORAK

Çek Ulusal Operası viyolacısı olan Dvorak, 8 eylül 1841 yılında Nelahozeves köyü yakınlarında bir yerde bir kasabın oğlu olarak doğmuştur! 19.yüzyıl bestecilerinden Bohemia yı temsil eden en önemli bestecidir.


lk olarak okul öğretmeninden keman dersleri almış, sonradan 1857 yılında ona öğretebileceği bir şey olmadığını anlayan müzik öğretmeni, tarafından Prag daki org okuluna gönderilmiştir.

1830 yılında kurulan ve geleneksel metodlara bağlı müzik eğitimi veren okulda iki yıl okumasına rağmen Dvorak, öğrencilik yıllarında edindiği deneyimlerden bahsetmekten hiçbir zaman hoşlanmadı.

Bunun nedeni, büyük bir olasılıkla, eğitimin katılığı ve yeni gelişen müzik akımlarına kapalı tavır içinde olmasıydı. Okulda aldığı derslerin içinde bir tek kompozisyon dersi bile olmaması çok ilginçtir. Görüleceği gibi, daha sonraki yıllarda " benim öğretmenim yalnızca kuşlar, çiçekler, kendim ve Tanrı oldu " demekte çok haklıydı...

16 yaşında iken Prag'da bulunan bir organ okulunun öğrencisi olur.Yine viyola çalmayı da burada öğrenen Dvorak,aynı zamanda bir akıl hastahanesinde org çalmaya başlar.

Çeşitli hanlarda ve tiyatro topluluklarında bir yandan viyola çalarak, bir yandan özel müzik dersleri vererek babasından yardım almaksızın Prag'daki eğitimini tamamlayacaktır. 1860'lar da çetin geçer. Çünkü ne beste yapmak için zamanı vardır, ne de müzik araç ve gerecine yatıracak parası...

Daha sonra o günlerde yaşadıklarını pek anımsamak istemese de, bu yılların ürünü çalınmamış iki senfoni, bir opera, oda müziği yapıtları ve çok sayıda şarkı ölümünden sonra çekmecesinde bulunacaktır...
.
1862'den sonra Smetana'nın orkestrasında on yıl kadar viyola çalar. O aralar bir dizi aşk şarkısına da imzasını atar. Fakat daha sonra bu şarkıları kendi elleriyle, yok oluşun mahzenine bırakacaktır.

Bu sıralarda ilk denemeleri olan Selvi Ağaçları adı altında bir dizi aşk şarkısı yazar ,ancak bunlardan brkaç tanesini sonradan yokeder. Fakat bu parçalarda geçen motiflerin bazıları daha sonra besteleyeceği ünlü violonsel konçertosu gibi büyük yapıtlarında geçecektir.

Dvorak'ın aşk yaşamına da değinmek yerinde olur. Ne de olsa genel olarak aşk için ilham benzetmesi yapılır ki en azından Dvorak için bu doğrudur. Aşık olduğu kız başka biri ile evlenince kendini içinde bulunduğu durum yüzünden besteleme sanatına iyice vermiş ve bu yüzden aşk Dvorak'ın ilham kaynağı olmuşur. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Daha sonradan aşık olduğu fakat başka biri ile evlenen sevdiği kadının kardeşi ile evlenmiştir:))

Karakteristik olarak değerlendirildiğinde Smetana Wagner ve Dvorak'ın tüm bestelerinde ÇELİŞKİ anlamında bir ikilem olarak ortaya çıkar.Bu arada yapıtları tanındıkça ün kazanan Dvorak'a dönemin büyük bestecilerinden Lizst ve Brahms destek verir.

Çok ünlü bir olay da , zamanın en ünlü kemancılarından Joachim'in kendisine bir konçerto ısmarlamasıdır. Bu da bestecinin ününü işaret eder.İngiltereye sürekli olarak gidip gelerek kendi eserlerini yöneten Dvorak yine ingiltere için 7.Senfoni ve Azize Ludmilla oratoryosunu yazar.1892 yılı Dvorak için çok uzun bir yolculuk anlamına geliyordur. Çünkü o yılda Dvorak Amerika'ya gitmiştir. Orada NewYork National Consevatory'nin müdürü olur.Burada kısa süren görevi sırasında en çok tanınan eserlerinden biri olan Yeni Dünyadan( From The New Wrold) adındaki 9.senfonisini yazar. Yine Amerika'da, Amerikan folk motifleri ile yerli tarzı melodik motifleri içinde barındıran En ünlü konçertosu sayılan Çello Konçertosunu yazar.1985 yılından itibaren de Prag Konservatuvarı müdürlüğüne gelir.1900 yılında toplam 10 operası bulunan Dvorak'ın aralarından en çok beğenilen operası olan RUSALKA, yine Prag'da National Opera 'da sahnelenir.

Elli yaşına geldiginde Dvorak, Prag Konservatuarı 'nın kadrosuna komposizyon hocası olarak girer . Öğrencileri arasında bir sonraki dönemin ünlü besteci ve müzisyenleri vardı. Bunlardan biri, daha sonra bestecinin kızıyla evlenen Josef Suk adlı gençti..

Özellikle gençlerin yaratıcı gücüne açıkgörüşle bakması, ilerici akımları desteklemesi, hoşgörüsü ve herşeyden önemlisi bilgisiyle öğrencileri tarafından sevilen ve değer verilen bir öğretmen oldu.


Dvorak yaşamının son döneminde opera tarzına yönelmiştir. 1 mayıs 1904 yılında Prag'da yaşama gözlerini yumar......
En son Semra Fayez tarafından 31 Ara Cmt, 13:33 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
FAYEZ

Kullanıcı avatarı
Semra Fayez
Mesajlar: 95
Kayıt: 05 Haz Pzr, 23:25
Konum: Ankara

VİVALDİ

Mesaj gönderen Semra Fayez »

ANTONİO LUCIO VİVALDİ(1678_1741)
Antonio Lucio VİVALDİ , barok çağının en büyük kemancı ve bestecilerinden biri, 4 Mart 1678'de ; dünyanın keman koktuğu , kanal sularının meleklerin şarkılarıyla inlediği Venedik'te açtı gözlerini hayata. Babasından aldığı keman dersi üzerine, çağının müzikçilerinden Legrenzi'den öğrendiklerini de eklediği yine tarihin yazdıkları arasinda.
Babası St. Mark kilisesinin orkestrasında çalan usta bir kemancıydı. Henüz kendi eserleriyle ün kazanmadan önce babasıyla birlikte ikili keman konserleri verdi ve bu konserler tanınmasında da büyük ölçüde etkili oldu.

Barok çağın caddelerine müziğin temel taşlarını döşeyen usta. Derler ki sağlıksız geçen çocukluğundan dolayı ailesince "papaz" olmasına karar verilmiş ve saçlarının "kızıl" rengi nedeniyle de muziğin tarih defterine adı "Kızıl Papaz" olarak geçmiştir.
Bir papaz eğitimi alan Antonio Vivaldi 1703 yılında resmen papazlık görevine atandı. Ama aynı yıl başka bir işe daha girdi. Ospedale della Pietà adındaki bir kızlar yetimhanede keman öğretmeni oldu.

Adı geçen geçen müzik okulu yetim ve evlilik dışı doğan çocukları korumak amacıyla kurulan dinsel yuvalardır. Ayrıca, bu yuvada her türlü müzik ve çalgıyı denemeye elverişli bütün ses ve çalgı unsurları elinin altındadır. Buradaki görevi yetim ya da sakat kızlara keman çalmayı öğretmek ve onlara konserlerde seslendirmeleri için her ay iki konçerto yazmaktı. Öte yandan "Pieta" nın konserleri oldukça, gözdedir. Her konser, tıka basa , salonlarda yankısını bulmaktadır. Bu konserlere kırk kadar kız katılmaktadır ki, bu da pek çok konçertosunu 13-18 yaş arası çocuklar için yazmasına rehber olur.

Venedik'teki yetimhanede verilen bir konser sonrasında ,konseri veren kızlarla tanışmak üzere katıldığı bir yemekten , ayrılırken "bu çirkin kızların tümüne AŞIK " olduğunu yazar. Bir süre sonra kent seçkinleri de kızlarını bu aynı yetimhane okuluna göndermeye başladılar. . Vivaldi daha sonraki yaşamının hemen hemen tümünü burada geçirir.

Ne var ki operaya olan ilgisi onu sık sık Venedik'ten uzaklaştırıyordu. 1710 yılında opera yazmaya başlayan Vivaldi bundan sonra kendini özellikle opera yazmaya verdi. Bilinen 49 operasından 22'si saklanıp bugüne kadar gelmiştir. O dönemde Venedik sahnelerinde en çok operası sahnelenen besteciydi...
Opera, her ne kadar onun için önemli olsa da, bugün Vivaldi 'nin önemi bestelediği keman eserlerinde yatar. Çok usta bir çalgıcı olan Vivaldi 'nin keman çalışını izlemiş olan Alman gezgin Johann Friedrich Armand von Uffenbach onun için "kimse bugüne kadar böyle çalmadı ve bundan sonra da çalamaz" diyordu.

Yolculukları yüzünden Pieta'dan ayrılan Vivaldi bu zamanlarda bile yetimhane için konçerto yazmayı bırakmadı. Ölümünden bir yıl önce, sevgilisi Anna Giraud uğruna ülkesini terk edecek kadar aşka da pervaneydi Vivaldi...
Bitmek tükenmek bilmeyen bir müzik dehası olan Vivaldi’nin hırslı ve güçlü kişiliği, müziğine de yansımıştır.

1713 ile 1739 arasında, yani 26 yılda tam 45 opera,
554 çalgı yapıtı, 75 sonat, 23 senfoni, 454 konçerto, 40 kutsal müzik yapıtı yarattı. Bu eserlerde en şaşırtıcı olan unsur, bestecinin rutine kapılmadan ve kalıplara teslim olmadan her defasında şaşırtıcı bir yaratıcılıkla karşımıza çıkması. Vivaldi ’nin öncüleri olan erken dönem barok keman virtüözlerinin getirdiği yenilikler Venedikli ustanın üslubunu hazırlamıştı.
Haris kişiliği, geçimsiz karakteri yüzünden 1741 yılında sevgilisinin kenti Viyana'da ömür defterini kapatırken ardından yas tutulmayacak ve çağdaşlarının küçümsediği müziği ölümünden yüz yıl sınra unutulmuşluğun dehlizinden J.S.Bach'ın araştırmalarıyla günümüzün aydınlığına ulaştırılacaktır.

Vivaldi 27 Temmuz 1741’de Graz’da sevgilisi Anna’yı dinlemek için Avusturya’ya yaptığı yolculuğu sırasında, Viyana’da konakladığı bir dulun evinde öldü. Hemen aynı gün kimsesizler mezarlığına gömüldü.

Bundan sonra bütünüyle unutulmuş görünen Vivaldi 'nin adı yüzyılımıza dek pek tanınmadı. Ancak 1920'den sonra yapılan araştırmalar sonucunda Vivaldi 'nin yüzlerce eseri gün ışığına çıkmaya başladı. Ve 1960'lara gelindiğinde ,özellikle "Dört Mevsim"i ile dünyanın en büyük bestecilerinden biri olarak kabul edilmeye başlandı. Venedik dahil dünyanını bütün kentsözlüklerinde yaz ve kışın, ilk ve sonbaharın bir anlamı da "Vivaldi", o müziğin samanyolundan geçti geçeli.....
FAYEZ

hakanyuksel
Mesajlar: 11
Kayıt: 21 Ara Çrş, 20:37
Konum: manisa izmir

BELA BARTOK

Mesaj gönderen hakanyuksel »

BELA BARTOK

Budapeşte Krallık Müzik Akademisi'nde Istvan Thoman'dan piyano ve Janos Kössler'den besteleme dersleri aldı. Bu okulda tanıştığı Zoltan Kodaly ile birlikte bölgenin halk müziklerini derledi. Bu, ilerideki müzik biçemini derinden etkilemiştir. Daha önceleri Bartok'un Macar halk müziği anlayışı Franz Liszt'in yapıtlarındaki çingene ezgileriyle sınırlıydı. Bartok'un, 1848 Macar devriminin kahramanı Lajos Kossuth onuruna 1903'de bestelediği büyük orkestra çalışması Kossuth, benzeri çingene ezgilerini kullanmıştır.
Bartok Müziğinin Biçimlenmesi ve Etkilenmeleri
Bartok, Liszt'in çingene müziği yerine gerçek Macar müziği olarak saydığı Macar köylü halk müziği ile tanışmasından sonra, halk müziği ezgilerini kendi yapıtlarında kullandığı gibi, benzer yepyeni ezgiler yaratmıştır.

Bartok müziği üzerindeki en büyük etki, 1902'de Budapeşte Also sprach Zarathustra"nın ilk dinletisinde tanıştığı Richard Strauss'un müziğidir. Bu yeni biçem sonraki birkaç yılda ortaya çıkmıştır. Bartok piyanocu olarak kariyerini ilerletirken, 1907'de Krallık Akademisinde piyano profesörü olarak işe girdi. Bu onun Avrupa'da piyanocu olarak dolaşmak yerine Macaristan'da kalmasını ve özellikle de Transilvanya bölgesinden daha çok halk şarkıları derlemesini sağlamıştır. Bu arada, bu etkinlikler ve Kodaly'nin Paris'den getirdiği Claude Debussy müziği Bartok'un müziğini etkilemeye başlamıştır. Büyük orkestra çalışmaları daha Johannes Brahms ya da Richard Strauss biçemini korusalar da, halk müziğine artan ilgisini gösteren kısa piyano parçaları yazmıştır. Bu ilginin belki de en açık belirtilerini gösteren ilk parça, içinde halk müziği benzeri ezgiler barındıran, 1908'de yazdığı "1 Numaralı Yaylı Çalgılar Dörtlüsü"dür.
Olgunluk Dönemi
1911'de Bartok, 1909'da evlendiği karısı Márta Ziegler'e adadığı, tek operası olan Mavisakal'ın Kalesini yazdı. Bartok'un Macar Güzel Sanatlar Kurulu yarışmasına sundugu bu opera, "oynanabilirligi olmadığı" gerekçesiyle geri çevrildi. Bartok, bakanlar kurulunca siyasal görüşleri yüzünden söz yazarı Béla Balázs'nın adının proğramdan çikarılması yönündeki baskılara direnince, opera 1918'dek oynanmadı. Yaşamı boyunca Bartok hiçbir zaman kendini bakanlar kurulu ya da Macar kurumlarına yakın duymasa da, halk müziğine olan sevgisi hep sürdü.

Macar Güzel Sanatlar Kurulu Ödülü düşkırıklığından sonra, Bartok iki, üç yıl çok az beste yaptı ve daha çok Orta Avrupa, Balkanlar (bu arada Türk) halk müziğini derlemeye yoğunlaştı. Ancak Birinci Dünya Savaşının çıkmasıyla gezilerine ara vererek bestelemeye geri döndü ve 1914-1916 arasında Tahta Prens balesini, 1915-1917 arasında da İki Numaralı Yaylı Çalgılar Dörtlüsü"nü yazdı. Uluslararası ününü Tahta Prens ile kazanmıştır.

Bartok daha sonra İgor Stravinski, Arnold Schönberg ve Richard Strauss'dan etkilendiği Olağanüstü Mandalina adlı balesi üzerinde çalıştı. Bunu, yapısal ve armoni olarak en karmaşık parçaları arasında olan iki keman sonatı izledi. 1927 ile 1928 arasında bütün zamanların en güzel yaylı çalgılar dörtlüleri arasında sayılan Üç Numaralı Yaylı Çalgılar Dörtlüsünü yazdıktan sonra armoni dili yalınlaşmaya başlamıştır.

1934'de yazdığı Beş Numaralı Yaylı Çalgılar Dörtlüsü bu yönden biraz geleneksel biçim izler. Bartok son ve altıncı yaylı çalgılar dörtlüsünü 1936'da yazmıştır.

1918'de yazımına başladığı (orospuluk, soygun, öldürme konularını işleyen) Olağanüstü Mandalina içeriği yüzünden 1926'ya dek gösterime girmedi.

Bartok 1923'de eşinden ayrılarak Ditta Pásztory adındaki piyano ögrencisi ile evlendi. Bu evlilikten doğan oğlu Peter'in müzik dersleri için bestelediği 6 ciltlik piyano parçaları derlemesi Mikrokosmos bugün piyano öğrencileri arasında yaygın olarak çalınır. Bu onun Avrupa'da yazdığı son yapıtıdır.

Bartok, 1936 yılındaki Türkiye gezisinde Adnan Saygun ile birlikte Anadolu'yu dolaşmış ve özellikle Osmaniye yöresindeki türküleri birlikte notalaştırmışlardır.
İkinci Dünya Savaşı ile sonraki yılları
İkinci Dünya Savaşının çıkmasından sonra Bartok'un Avrupa'dan ayrılmak isteği giderek artmıştır.

Bartok kesinlikle Nazilere karşı birisi olarak, onların Almanya'da yönetimi ele geçirmelerinden sonra oradaki dinletilerden uzak durmuş ve Alman yayıncısından ayrılmıştır. Bu arada, Mavisakal'in Kalesi operasında ve Olağanüstü Mandalina balesinde gözlemlenen özgür düşünce yapısı, Macar sağcıları ile başının derde girmesine yolaçmıştır.

Bartok, eşiyle ABD'ye göçettikten sonra hiçbir zaman kendini orada rahat duyumsamamış ve yeni şeyler yazmakta zorlanmıştır. ABD'de tanınmıyor olması ve müziğine ilgi olmamasının da bunda etkisi olmuştur. Eşiyle dinletiler vermişler, bir ara Yugoslav halk şarkılarının derlenmesi üzerine burs almışlar ama, ekonomik durumları hiç iyileşmediği gibi Bartok'un sağlığı da bozulmaya başlamıştır.

Bela Bartok Nev York'da kemik kanserinden 1945'de ölmüştür.Ölümüyle yarım kalan viyola koçertosu daha sonra öğrencisi Tibor Serly'ce tamamlanmıştır.

Macaristan'da komünizmin sona ermesinden sonra naaşı Nev York'dan, Budapeşte'ye gönderilmiş ve devlet töreni ile Farkasreti mezarlığına gömülmüştür

Kullanıcı avatarı
Semra Fayez
Mesajlar: 95
Kayıt: 05 Haz Pzr, 23:25
Konum: Ankara

J.S BACH

Mesaj gönderen Semra Fayez »

J.S BACH



Yüzyılı aşkın bir süredir Almanya'nın Thüringen ve Saksonya bölgesindeki şehirlerde 'müzik işçileri' olarak çalışan bir aile, zaman içinde oluşturduğu piramidi neredeyse tamamlamıştı. Piramidin tepe noktasını oluşturacak son taş da 21 Mart 1685 günü yerine yerleşti." Bach ailesine yeni bir üye daha katılmıştı. 21 Mart 1685'te Saksonya Düklüğü'ndeki Eisenach'ta doğar Bach. Ve yaşamının büyük bölümünü, aynı zamanda öldüğü kent de olan Leipzig’de geçirdi. Aile soyundakilerinin tümünün müzik içgüdüsü, sanat sevgisi ve müzik yaratıcılığı hep onda toplanmıştı.

Kent meclisi ve Eisenach düklük sarayında kemancılık yapan Johann Ambrosius ile Elisabeth Bach'ın en küçük oğludur.

1692-93'te okula başlar. Babasından yaylı çalgılar konusunda dersler alır. Dokuz yaşında annesiyle babasını yitirince Ohrdruf'a, yine bir müzisyen olan ağabeyi Johann Christoph'un yanına gider. Burada lise öğrenimini yapacak ve ağabeyinden müzik öğrenecektir. Kusursuz soprano sesi, Lüneburg'daki Michaelis Müzik Okulu'nun kapılarını açar.
Johann Sebastian müzikte büyük ilerleme göstermeye başlamıştır.. Özellikle eski ustaların eserleri çok ilgisini çekiyordu. Saatlerce onları kopya etmekle uğraşıyor, kompozisyon kurallarını öğrenmeye çalışıyordu. Bu merakı tüm vaktini almaya başlayınca, ağabeyi notaları bir dolaba kilitleyip, kardeşinin başka şeylerle de uğraşmasını sağlamak istedi. Ama küçük Bach geceleri gizlice, büyük zorluklarla ele geçirdiği notaları kopya etmekten geri kalmadı. Bu öğrenme yöntemine Bach bütün yaşamı boyunca başvuracak ve özellikle Vivaldi nin eserleriyle tanışmasını bu yolla sağlayacaktır.
1700 yılında ağabeyinin ailesi gittikçe kalabalıklaştığı için evdeki yaşam zorlaşmıştı. Bach geçimini sağlayabilmek için, Lüneburg' taki koroda şarkı söylemeye başladı. Henüz onbeş yaşında olduğu için çok güzel bir soprano sese sahipti. Ama bir süre sonra sesi kalınlaşıp erkek sesine dönüşünce, korodan ayrılmak zorunda kaldı; artık orkestrada keman çalarak geçimini sağlıyordu.

1702 yazında Thüringen'e döner. 4 Mart 1703'te Weimar dükü Johann Ernst'in saray orkestrasında kemancı olarak çalışmaya başlar. 19 yaşındayken Arnstadt'taki St. Bonifatius Kilisesi orgculuğuna getirilir. . Aile soyundakilerinin tümünün müzik içgüdüsü, sanat sevgisi ve müzik yaratıcılığı hep onda toplanmıştı. 25 yaşına kadar, ailesinin katkılarıyla beraber, kendi ilgi ve çabasıyla sürdürdüğü müzik çalışmalarını, bu yaşından sonra girdiği Lueneburg Michaelis Schule für Musik’te sürdürdü. Burada üstün yeteneğiyle dikkati çekti ve kısa süre sonra bu okuldan ayrılıp Hamburg’a gitti, orada çeşitli orkestralarda org ve harpsichord sanatçısı olarak çalıştı. Aynı yıllarda, saray orkestrasında kemancı olarak da bulundu(1703). Zamanın ünlü klavye ustası Buxtehude’nin öğrencisi oldu(1705).

1707 yılı haziranında Mühlhausen'de, St. Blasiuskirsche'nin orgcusu olur, 17 ekimde .ikinci kuşaktan kuzeni olan Maria Barbara Bach ile evlenen besteci, tüm yaşamı boyunca çok iyi bir aile reisi olarak kalacaktı. Bu arada, Arnstadt 'da dedikodulara neden olan yabancı kadının da Maria Barbara olduğu anlaşılmıştı.
Bir yıl sonra, 4 şubat 1708'de 71 No'lu kantatı "Gott ist mein König" /Tanrı Kralımdır) kent meclisi tarafından yayımlanır. Bu, Bach'ın ilk yayımlanan bestelerinden biri olacaktır

Daha sonra, saray orkestrası orgçuluğu(1708), saray orkestrası yöneticiliği(1714-1717) yaptı. 1723 yılında Leipzig Thomas Kilisesi’ne kantor ve Leipzig Ünivesitesi Müzik Bölümü Başkanlığına getirildi ve ömrünün sonuna kadar bu görevi sürdürdü. Tüm bu yıllar içinde günde en az 30-35 sayfa müzik yazdığı bilinmektedir.

Johann Sebastian Bach, ömrünün sonlarına doğru geçirdiği bir hastalık yüzünden kör olmuş, bu onu tanrıya daha çok bağlamış ve en güzel dini öğeler içeren yapıtlarını ömrünün bu son dönemlerinde vermiştir. Müzik aşkı bağrında yandığından "Die Kunst der Fuge" üzerine çalışacak, org için 18 büyük koral besteleyecek ve son üç korali damadı Altnikol'e söyleyerek yazdıracaktır.

Barok müziği denildiği zaman, hiç kuşkusuz akla ilk gelen isimlerden birisi Johann Sebastian Bach. Birçok şekillerde yüzlerce eser verdi ama bunların bir kısmını kendi yakmış, bir kısmı da kaybolmuştur. Buna rağmen günümüze kadar sayısız eseri ulaşmıştır. Bunların içinde en ünlüsü Brandenburg Konçertoları’dır.

J.S. Bach’ın müziğinde inanılmaz bir zeka ve akıl görürüz. Eski dini müziklerden, zamanın popüler armonik müziğine kadar, çoğu zaman bunların senteziyle, hatta kontrpunta çeşitlemeleriyle Bach’ın müziği apayrı bir dünyadır. Barok dönemi izleyen klasik dönemin ortaya çıkmasında hiç kuşkusuz en önemli isim Johann Sebastian Bach’tır.

Sebestian, küçük yaşta sıkı bir din eğitimi görmüş, Tanrıya gerçekten bağlanan kimselerin çok çalışmaları gerektiğine de inanmıştı. "İnsan yeryüzündeyken çok çalışmazsa, öbür dünyada Tanrının huzuruna çıkamaz" diye düşünüyordu. Ona göre hayat, uzun ve amansız bir mücadeleden ibaretti. Çok çalışmak, ağır yükü yerden kaldırıp omuzlara yerleştirmek ve Tanrının Kutsal evine bununla beraber gitmek demekti. Hayat, sadece uzun ve çetin bir
mücadeleydi.
Johann Sebastian Bach, "Müzikte tek gaye Tanrıyı hoşnut etmek olmalıdır. Dinine gerçekten bağlı herhangi bir kimse, çok çalışırsa en az benim kadar başarılı olabilir" demiştir.

Bach, bazen insanların ilerlemelerini önleyen sebepleri çok zaman insanların yarattıklarına inanıyordu. Bazı budalaların ortaya attıkları düşünceler ve kaideler, başkalarının ilerlemelerine imkan bırakmıyordu.

Bach dobra dobra konuşmaktan hoşlanırdı. Bazılarına göre de , çok fazla kibirli ve gururluydu. Kendini önemli bir şahsiyet sanmakla büyük bir hata işliyordu. Bir keresinde kiliselerden birine orgcu olarak girmek istemiş, fakat o devrin adetlerine göre,Bach’'ın kilisenin kasasına bir bağışta bulunması gerekince ünlü müzikçi bu teklifi geri çevirmişti. Kilisenin idarecileri, "gökten melekler inip buraya orgcu
olmak isteseler onlara da aynı şartları kabul ettirmek zorunda kalırız. Şayet melekler bu parayı ödemezlerse orgculuktan vazgeçip cennetlerine dönerler..." demişlerdi.
Fakat bütün bu sözlerBach ‘ı inançlarından, kararlarından vazgeçirmeye yetmemişti.

Bir başka sefer de Bach’ın bir kilisede iş bulduğu haber alınınca onun işinden ziyade kilisenin bodrumundaki şarap fıçılarıyla ilgilendiği söylenmişti. "Biz bu adamla başa çıkamıyoruz" diyorlardı. Tembellikten her gün biraz daha şişmanlıyor. Eser mi besteliyormuş... Onun yazdıklarına da eser mi denir sanki? Namuslu bir adam gibi günlük işlerini yapsın, aldığı
parayı hak etsin de gerisi kusur kalsın... orgunu çalsın, Tanrıdan korksun, aldığı parayla geçinmeyi öğrensin, yeter... Yoksa onun yerine bir başkasını bulmak zorunda kalacağız."

Müzikten anlayan ve çevresindekilerden de korkmayan cesur bir adam:"Dostlarım, siz bu Bach'ı anlamıyorsunuz" demişti, " bu her hangi bir insan değil, bu bir dahi..."
-
Dahi mi? Bizim dahilerle işimiz yok. Bizim kilise müziğini doğru dürüst çalabilecek, ağır başlı, ciddi bir orgcuya ihtiyacımız var."

Bu dedikodulara rağmen Bach mesut bir hayat sürüyordu. Müzikle dolu bambaşka bir hayattı bu.Fakat günün birinde garip bir düşünce zihninizi kurcalamaya başladı ve her şey gün ışığı gibi meydana çıkıverdi. İnsanlar dümdüz ileriye değil, daima yukarıya bakmalılar. Nasıl bir çocuk, babasından yardım bekler, onun koruyucu kanatları altında yaşamak isterse bir müzikçi de Tanrıdan yardım beklemeli, onun yardımıyla mesleğinde ilerlemeye çalışmalı. Müzik yeryüzünden ahirete ve ahiretten yeryüzüne giden bir yol sayılır.

Fakat Bach, meseleyi bu kadarla bırakmaya niyetli değildi. Notalar, tam bir armoni (uygunluk) içinde bir arada yaşamalıydılar.
Evet, notalar arasında armoni kurmak şarttır ama bunu nasıl başarmalı? Bach, kendi denemelerinden faydalanarak bu derde de bir çare bulmaya çalışmıştı
Yıllar yılı durmadan dinlenmeden çalışmış, yüzlerce eser bestelemişti. Onun eserleri biraz da kendisine benziyordu. Gösterişsiz, içten gelen, samimi duyguların birer ifadesiydiler. Doğan ve batan güneşe bakarak ötüşen kuşların şarkıları kadar saf ve sade idiler.

Şimdi de sessiz günün sessiz gecesi yaklaşmıştı. Johann Sebestian Bach, şiddetli bir sar'a krizinden sonra kendini bilmeden öbür dünyaya göçüverdi. St. John Kilisesinin mezarlığına gömdüler ve yüz yıla yakın bir süre onu anmak, eserlerini araştırmak kimsenin aklına gelmedi. Bach'ın ölüm haberi, Leipzig gazetesinde kısacık bir haber olarak yayınlandı. Şehir Belediye Meclisi de müzikçinin ölümünden duyulan üzüntüyü kısa bir bildiriyle açıkladı. "Herr Bach'ın büyük bir müzikçi olduğundan şüphemiz yok ama" diyorlardı, "bizim bir müzikçiye değil, müzik öğretmenine ihtiyacımız vardı."

Bach'ın öğrencilerinden biri, ustanın mezarı başında bir arkadaşına şöyle demişti : " Biliyor musun, bizim ihtiyar o kadar alçak gönüllü idi ki dehasının kıymetinden bile haberi yoktu. Dünyanın onu tanıyıp değerini anlaması için aradan belki de yüzyılların geçmesi gerekecek." Gerçekten de öyle oldu...
Bach, kimi zaman en ateşli hayranları için bile biraz "uzak" kalabiliyor. Bir müzisyen olarak dehasının sınırları, bir çoğumuzun anlama kapasitesi için erişilmeyecek denli uzakta.
Öte yandan, Bach'ın insancıl yönü son derece güçlü olan bir dahi olduğu gerçeği, karşımıza değişik şekilde çıkıyor: Kurduğu müzikal zırhın zayıf noktalarında, müziğinde sıradan bir insanın şüpheleri, endişeleri ve afallamalarıyla cebelleşen sıradan bir insanın kırılganlığının gözümüze iliştiği anlarda.

Bach'ın müziği hiç bir zaman şeker pembesi, kendi keyfinin derdinde ya da karamsar değil; tam tersine, her ne kadar derinlemesine bir ciddiyet taşısa da, her zaman iyimser. İki büyük Passion da dahil olmak üzere, olgunluk dönemi eserlerinin çoğu, aynı konuyu, "çile ile sınanma"nın olduğu bir dünya ile, hala umudu arasındaki çatışmayı ele alıyor.

Bach'ın müziğinin dinleyicide yarattığı çarpmayı tanımlamak o denli olanaksız. Ama Bach'ın zamanında, müziğin matematiksel bir bilim olarak görüldüğü, değişik disiplinler arasındaki sınırların bugüne göre çok daha belirsiz olduğu o günlerde, böyle bir yaklaşım gündelik pratiğin bir parçası olarak görülüyordu. Tabii ki Bach'ın müziğini yalnızca müzikal keyfi ve duyulara verdiği zevk için dinlemek ve tad almak mümkün.

Bach', armoninin olağanüstü renk yapabilme gücünü, tempéré sistemin tüm avantajlarını öylesine kullanabilmiştir ki, çağlar ötesinde bile bugün onun modernizminin aşılamayacağını görüyoruz. Eserleri kendinden sonra gelen bütün klasik müzik bestecilerini derinden etkiledi. Yeni müzikal formlar yaratmamış olmakla birlikte, klasik Alman tarzına, özellikle İtalyan ve Fransız melodileri katarak barok tarzın en tipik örneklerini vermiş ve barok akımı en olgun seviyesine getirmiştir.


Bach, kendinden önce yaşayan bestecilerin tümünü özümseyip, onlardan öğrendiklerini gelecek kuşaklara akatarabilmiş ender kişilerdendi. Çok sesli müziğin bugün ulaştığı noktada en büyük pay onundur. Ama o, yüzyıllardır büyük bir sabır ve sadakatle, çeşitli kentlerde çalışan Bach{`}ların bir üyesi olarak, müzik dünyasına kazandırdıklarını hiç önemsemedi. Kendini hep iyi bir kantor olarak gördü.
En son Semra Fayez tarafından 31 Ara Cmt, 13:08 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
FAYEZ

Kullanıcı avatarı
Semra Fayez
Mesajlar: 95
Kayıt: 05 Haz Pzr, 23:25
Konum: Ankara

Mesaj gönderen Semra Fayez »

Bach ve Spinoza

Ulus Baker (ODTÜ Sosyolog Ve Filozof)


Bach ile Spinoza karşılaşmış olsalardı birinin müziğine ötekinin felsefesine ne olurdu? Böyle bir karşılaşmayı düşleyenler (mesela Hollandalı Rabbi De Cardozo) benden önce vardı... Ayrıca Deleuze'ün Spinoza üstüne kitabını (Felsefede Ekspresyonizm: Spinoza) "Spinoza Barok muydu?" başlıklı bir bölümle bitirdiğini, ancak sonuçta Barok ile Leibniz'i buluşturmakla yetindiğini de hatırlıyoruz. Bach döneminde, işlevleri ne olursa olsun müzik bir "saf afektler" dünyasıdır ve belki Spinoza'nın Ethica'sının III. bölümü, yani De Affectibus bu müziğin bir "topolojisini" sunabilir... Çünkü bu bölüm bir "duygulanışlar bestesi" olarak okunabiliyor ve konunun bütün sevimliliğine, Spinoza'nın maksimum sevinçlere erişmenin yollarını bulma konusundaki kararlılığına rağmen bu beste, bir zamanlar Louis Althusser'in yazdığı gibi, "insanın sırtından soğuk terler" akıtmayı, Deleuze'ün dediği gibi "ensemizden giren bir yılanın ürpertisi" olmayı hala bırakmamış... Gerçekten de ürpermeden Spinoza'yı okumak imkansız... Galiba bir Bach bestesi de bize benzeri bir duyguyu yaşatır...

Spinoza'nın felsefesinin Bach'tan çok Beethoven'in müziğine yakın Düştüğü De Cardozo tarafından tartışıldı: Spinoza da "gelenekleri kırma" peşindeydi, Beethoven de... Oysa Bach gelenekleri kırmaya asla girişmedi ve ne yaptıysa her şeyi "Yasa"nın olanak verdiği "derinlikleri" fethederek gerçekleştirdi... Çok iddialı görünmeyen böyle bir bakış tarzı yine de önemli bir noktayı unutuyor: Bach'ın -mesela şu dehşetli Matta Tutkusu'nda (müziği St. Matthew's Passion adıyla bulabilirsiniz)- bir geleneği yıkmaktan çok onu en uç noktalarına ve olanaklarına kadar dürtmek için çabaladığını fark edersiniz. Ki orada artık Bach'ın müzmin Lutherciliğinin esamesi bile okunmuyordur. Bach tıpkı Spinoza gibi Tanrıyı eserine davet eder: allayıp pullamadan, bütün basitliği ve yalınlığıyla -De Deo başlıklı ilk Ethica kitabı gibi...

Peki ama Yasa ne işe yarar? İlk hissettiğimiz gerçekten de Bach'ın döneminde müzikte geçerli olan kuralların neredeyse tümüne riayet eden bir besteyle karşı karşıya olduğumuzdur: kontrapuntal yazım, enstrümantal tekillik, formel bütünlük, diyalektik varyasyon, armonik şebekeler... İnsan kendini bir Eisenstein filminde sanabilir... Spinoza'yı bir Yasa aleyhtarı olarak algılıyorsak Bach'taki her şeyin onun ideallerine zıt bir bakış açısından işlediği sonucuna varabilirdik. Ancak geriye kalan indirgenemez bir mesele var: felsefi Logos'u ilk kez mutlak bir "beste" olarak tasarlayan Spinoza'nın Deleuze'ün deyişiyle "muazzam, sakin esinti" dediği felsefesi hiçbir geleneği ihmal etmemişti ve bütün yeğinliğini Hegel'in istediği diyalektik aşmadan (Aufhebung) çok hayatın kurallarına içkin olan bir canlılıktan kazanıyordu. Spinoza gerçekten Leibniz'in "Tanrıyı kurtarmak" adına ileri sürdüğü "önceden kurulmuş uyum-armoni" fikrinin yaratıcılarından biridir: onu telaffuz etmemiştir, hatta karşı çıkmıştır, ancak bu fikrin doğuşunun sebeplerinden biridir -ve bu fikir uyarınca her şey, ruh ve vücut, hayat ve madde, gök ile yer, önceden bir saat gibi kurulmuş bir birliktelik ve düzen içinde işliyordur. Bach "önceden kurulmuş armoniye" gerçekten inandığını hissettiren eserler verdi. Seslerin düzeni ile varlıkların düzeni tam tamına çakışıyordu bu eserde. Ve diyelim ki bununla Batı müziğini başlattı... Onunki "uyumsuzluğun" bir ertelenmesiydi ve erteleme olmaksızın tarih denen şey mümkün değildir. Uyumsuzun müzikte mümkün olduğunu fark etmek için Bach'ın "ertelediği" şeyin ancak 20. yüzyılda mümkün hale geldiğini tasavvur etmek gerekir.

-Aslında galiba şunu demek istiyorum: Spinoza akıldışını üç yüz yıl boyunca erteledi... Çünkü onun döneminde çok can yakıcı varoluş problemleri sorulmaya başlamıştı (mesela Pascal)... Batı felsefe tarihi hem akıldışıyla aklın diyalektik karşıtlığı ve mücadelesi olarak kavranabilir, hem de çok daha gerçekçi biçimde, Spinozist "ertelemenin" süresi olarak anlaşılabilir. Takdir edersiniz ki tarih ertelemeler olmasa kavranabilir bir şey değildir.

-Aynı şekilde Bach da "uyumsuzu" erteledi -Nereye? Ne zamana? Belki Beethoven'e kadar, ama daha da ötesi, Schönberg'e kadar... Onun ertelediğiyle karşılaştığımız anda Batı müziğinin tarihi kapanmıştır -artık Messiaen'in kuş seslerinden ve kodlarından, Boulez'in "salkım seslerinden" medet umuyoruz... Müzik artık "sesi" keşfetmek zorunda kalmıştır...

-Bir tarihe sahip olan her şeyin "ertelenmiş" olması gerektiği o kadar açıktır ki, Spinozacı tarzda bir "duygular tarihi" yazmayı planlasak müziğin irade olarak tarihini (Schopenhauer) yazmak zorunda kalabiliriz... Akıl da ertelendikçe diyalektik bir karakter kazanır gerçekten (Hegel)... Ve Nietzsche'nin fark ettiği şey, ertelenmesi mümkün olmayan şeydi: Yani Hayat...

-Spinoza'nın De Affectibus'u hala bir Ur-Text olarak var �bir köken-metin, ve neyi ertelediğimizi anlatıyor bize... Tıpkı Bach müziği gibi... Karşılaşmaları (ki onları yan yana getirebiliriz) bize ne verirdi, bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz... Ancak artık bir şeyleri ertelemeyeceğimiz bir çağda olduğumuzu biliyoruz -bir erteleme olarak sosyalizm ya da başka bir şey, mesela aşk, mutluluk vesaire...

-Giderek "erteleme" kendini bir "gecikme" olarak duyurmaya başladı... Sanatın bir tarihi var, çünkü Doğa onu zaten yaparken (kuşların ötüşü, arının haberleşmesi, örümceğin ağı) biz onu "gecikerek", yani üzerinde "düşünerek" yapmak zorunda kaldık... Yani bu gecikmenin kendine özgü bir değeri var -ve biz bu değere bilinç, akıl filan gibi adlar takmışız... Giderek "Tarih" denen şeyin bir gecikmeler manzumesi olduğunu bile söyleyebiliriz sanırım...
FAYEZ

Kullanıcı avatarı
Semra Fayez
Mesajlar: 95
Kayıt: 05 Haz Pzr, 23:25
Konum: Ankara

Felix Mendelssohn Bartholdy

Mesaj gönderen Semra Fayez »

Felix Mendelssohn Bartholdy
Şubat 1809 tarihinde Lea Salomon ve banker Abraham Mendelssohn'un ortak meyvesi olarak Hamburg'da dünyaya gelir. Ailesi, Yahudi atalarıyla onur duymasına rağmen, 19. yüzyılın liberal düşünceleri yüzünden Hıristiyanlığı benimsemiştir.
Bu yüzden iki kızkardeşi ile birlikte Protestan olarak vaftiz edilecek ve dayısının etkin kişiliği nedeniyle daha sonraki dönemlerde ailenin soyadına Bartholdy sözcüğü eklenecektir. Aile, Fransızların Hamburg'u işgali üzerine aile Berlin'e göç eder.

Abraham Mendelssohn çocuklarını son derece sert kurallar içerisinde yetiştirmiş, çalışkanlığı en önemli ilke olarak tüm aileye benimsetmişti. Bu nedenle Felix, hiçbir zaman kendine ayıracak boş bir zaman bulamamıştır.
Felix, babasının otoritesinden çekinir, ama onun bilgisi ve insan sevgisine karşı sonsuz saygı duyardı. İlerlemiş yaşlarında, dostuna yazdığı bir mektubunda babası için şöyle demiştir: "O benim sadece babam değil, aynı zamanda sanat ve hayat konusunda da tek ögretmenimdi"

İlk piyano dersini, tüm aile gibi Johann Sebastian Bach tutkunu olan annesinden alan küçük Felix, 1816 yılından sonra bir süre için ailesiyle birlikte gittiği Paris'te müzik eğitimine devam etti. Babası, çocuklarını hiç bir zaman okula göndermeyip, kendi oluşturduğu bir sistemle yetiştirmiş olması, Felix'in hayat tecrübesinin kısıtlı kalmasına neden olmuş, onu çekingen ve içine kapanık bir kişilik haline getirmişti. Dönemin, en yetenekli ustalarının verdiği derslerle eğitilen Felix, müzik alanında da, Berlin'in en iyi isimlerinden ders aldı. Keman ve viyola çalmayı öğrendiği 11 yaşında "Berliner Singakademie" korosuna düzenli olarak katılmaya başladı.
Berlin'de çağının ünlü öğretmenleri Ludwig Belger'den piyano ve Cari Friedrich Zelter'den aldığı kompozisyon bilgisi ufkunu genişletecektir. Özellikle Zelter'in Mendelssohn üzerindeki etkisi büyük olacaktır. Bunun sonucunda da zihinsel yetenekleri çok gelişecek ve kızkardeşi ile Paris'e gideceklerdir. Besteciliği yanı sıra , iyi bir satranç ve bilardo oyuncusu, iyi bir dansçı ve binici olarak da çevresinde tanınmış ve sevilmişti.

Mozart'ın müziği ile de Paris'te tanıştığı sanılmaktadır. Zelter, 1821'de onu Goethe ile tanıştırmak üzere Weimar'a götürür. Bach ile Mozart'ın yapıtlarını çalan on iki yaşındaki küçük besteciyle 72 yaşındaki Goethe arasında olağanüstü bir dostluk kurulur. Goethe'nin şiirlerinin yanı sıra Shakespeare'in eserlerinden de ilham alan Felix, aristokrat ailelerin salonlarında çalınmak üzere besteler yapmaya devam etti. Henüz 13 yaşındayken Do minör Senfoni'sini yaratmıştı. Felix, henüz 13 yaşındayken, doğum günü hediyesi olarak, Johann Sebastian Bach’ın "Matthaus Passionu" nun ("Aziz Matta") notalarını istemiş ve bu eser üzerine yaptığı çalışmalar, onu, ileride "Bach’ı yeniden yaşama döndüren kişi” yapacak yola sokmuştu.

Felix, Paris ‘te bulunduğu sürece, dönemin diğer önemli isimleriyle de tanışma fırsatı buldu. Aralarında Rossini, Kreutzer, Meyerbeer, Auber ve "çok parmaklı ama az beyinli" olarak tanımladığı Liszt gibi bestecilerin bulunduğu bu kişiler hakkındaki düşünceleri ise, oldukça sert ve alaycı oldu.
Mendelssohn ailesi Paris dönüşü, bestecinin en mutlu yıllarının geçeceği, yeni evine taşındı. "Op. 20 oktett" ve "Bir Yaz Gecesi Rüyası Uvertürü" , bu evin bahçesinde oluştu. Bu arada yeni dostlar edinen Felix, gerek eserleri, gerekse kişiliğiyle salon toplantılarının sevilen ismi haline geldi.
1825'te Paris'te Luigi Cherubini, üstün yeteneğini keşfedecek, bir yıl sonra da "Bir yaz Gecesi Rüyası" ile olgun bir besteci olarak kendisini kanıtlayacaktır. . 20 yaşında geldiğinde unutulmuş bir besteci olan Bach'ın eserlerini incelemeye kendini vermişti. 11 Mart 1829'da Berlin Şan Akademisi'nde bir kasap dükkanında bulduğu Bach'ın "Aziz Matta Pasionu"nun seslendirilişini yönetecek ve tam yüz yıl sonra Bach'ı yeniden şöhrete ulaştıracaktır.

Felix Mendelssohn, öğretmeni Zelter’in, 1832’ de ölümünden sonra uzun zaman kendini bu üzüntüden kurtaramaz. Berlin müzik çevresi tarafından Felix, Zelter’den boşalan "Berliner Singakademie" nin yönetilmesine aday gösterilmiş fakat seçim sonucu , Mendelssohn değil, Rungenhagen bu görevi devralmıştır. Felix’in bu seçimi kaybetmesi iki nedene bağlanır: Bunlardan birincisi, Akademideki koyu Hristiyan düşüncedeki üyelerin, geçmişi musevi olan birisinin yönetimi altında çalışmak istememeleridir. Diğer sebep ise, 70 yaşındaki ustadan boşalan bir yerin, 50 yaşındaki tecrübeli bir kişi yerine, 24 yaşındaki sakin görünüşlü bir gence devredilmesini uygun bulmamalarıdır.

Seçimin bu şekilde sonuçlanması, Alman müzik tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Felix Mendelssohn, kendini Berlin’ in müzik çevresine tanıtmak amacıyla verdiği konserlerle, ileride ona, Leipzig okulunun oluşumuna gidecek yolun kapılarını açarken, Rungenhagen’in yönetimindeki "Berliner Singakademie" si de zamanla üstünlüğünü önemli ölçüde yitirmiştir.

Bunun üzerine 1833'de Düsseldorf kentindeki Niederrhein Müzik Festivali'nin genel direktörlüğü görevini kabul etti ve festival boyunca Händel Orotoryaları'nın yorumlanmasını sağlayarak Barok Dönem müziğini yeniden hayata geçirdi.

Birkaç yıl sonra ise Leipziger Gewandhaus orkestrasının yönetimini üstlendi ve Leipzig kentini Almanya'nın en önemli müzik merkezlerinden birisi haline getirdi. Bach ve Händel'in eserlerinin yanısıra Schubert'in Büyük Senfonisini müzik dünyasına tanıttı. Barok Dönem müziğini yeniden hayata geçirmiş, böylece eski orkestra müziği edebiyatının yeniden tanınmasını sağlamıştır. Bu da o dönem için büyük başarıdır ve bu başarının ardından besteci, önce Düsseldorf kentinin müzik dünyasının en üst yöneticisi konumuna gelmiş, ancak çevresi ile olan geçimsizliği nedeniyle, kısa süre sonra bu görevi bırakmıştır.
Bundan sonra daha çok kilise müziği türünde yapıtlarla ilgilenen Felix, "Lieder ohne Worte" (Sözsüz Şarkılar) başlıklı piyano eserlerini bestelemiştir.
1833'te Düsseldorf kentinin müzik yöneticiliğine getirilir. İki yıl sonra da Leipzig'te Gewandhaus Orkestrasının şefliğine.. Burada orkestranın düzeyini yükseltmekle kalmayacak, Leipzig'i Almanya'nın müzik başkenti yapacaktır.

1835 yılında, Leipzig Gewandhaus orkestrasını yönetmek üzere davet edilen genç sanatçı, bir başka meslektaşı tarafından yönetilen orkestranın yönetimini devralmasının meslektaşına büyük bir saygısızlık olacağı gerekçesiyle bu görevi kabul etmemiştir.! (Bu meslektaşı kim merak ettim. Bir bilen varsa not etsin lütfen) Mesleği ve meslekdaşlarına olan bu saygısı Felix Mendelssohn’a büyük saygınlık kazandırmış, kendisine duyulan sevgiyi her zaman taze tutmuştur!

Döneminin, moda olmuş yabancı bestecilerinden çok, Alman bestecilerin eserlerini yorumlatan sanatçı, bu özelliğiyle, Alman müziginin devrim yapmasına katkıda bulunmuş, yetenekli genç solistlerin ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur.
1835 yılında babasının ani ölümü, Felix'i uzun süren bir depresyona itmiş, daha sonra eşi olacak Cecile jeanrenaud, onu tekrar müzik yaşamına geri döndürmüştür. 28 Mart 1837'de Fransız bir Protestan papazın kızı olan 16 yaşındaki Cecile Jeanrenaud ile evlilik mühürlerini boyunlarına takarlar. Bu evlilikten beş çocukları doğacak ve mutlu bir yaşamları olacaktır. . Ancak, müzikal yaşamla fazla ilgisi olmayan Cecile bestecinin müzik alanındaki hareketli ve araştırmacı hayatını olumsuz yönde etkilemiştir.
Olağanüstü güçlü belleğiyle bir konçertoyu izleyici önünde ezbere çalabilmektedir Mendelssohn. Chopin ile Schumann da buradaki dostları arasındadır. 1843'te Leipzig'de bilgi ve becerisiyle bir müzik konservatuarının temelini atar ve Schumann ile kompozisyon dersleri verirler.

Bu yoğun çalışma döneminde babasının yokluğunun acısına kızkardeşi Fanny'nin Mayıs ayında ölümü eklenir.Çünkü Fanny yaşayan tek yakın akrabasıdır. (Ayrıca Fanny'nin de müzik çalışmaları vardır. "Sözsüz Şarkılar"ının kimisinin aslında Fanny tarafından bestelendiği söylenir.)

1841 yılında, Berlin’de konservatuar kurma girişimleri, bürokratik engeller dolayısıyla yarım kalınca besteci, bu arzusunu Leipzig’de en mükemmel şekilde gerçekleştirdi. Dönemin en ünlü müzik adamlarının ders verdiği okul, 1846 yılında Avrupa’nın tartışılmaz en üstün müzik okulu olmuştur.

1847'de ablası Fanny'nin ölüm haberi üzerine yaşama isteğini yitiren sanatçı, Fa Minör 6. Yaylı Çalgılar Dörtlüsü ve Fanny için Requiem'i besteledi. Hayatında en sevdiği insan, ablası Fanny beklenmedik bir şekilde ölmüştü. Bu haber hayatının en önemli dönüm noktası olmuş, yaşama isteği, bir daha hiçbir zaman düzelmemek üzere kırılmıştı. Aynı yıl bir beyin sarsıntısı geçirerek kısmi felç olan Mendelssohn, 4 Kasım 1847'de hayatını kaybetti ve ablası Fanny'nin yanına gömüldü.


Besteciliğinin yanı sıra ressamlığı ve edebiyat üzerine derin bilgisiyle adı tarihe Jacob Ludwig Felix Mendelssohn Bartholdy olarak geçecektir.

Mendelssohn’a hayran kalan ve gıpta eden çağdaşları onu Latincede mutlu , mesut manasına gelen “Felix” adıyla andılar. Gerçekten her türlü başarıya kavuşan Mendelssohn mesut bir hayat geçirmiştir. Tanınmış bir filozofun torunu olan Mendelssohn, harika çocuk olarak ihtiyar şair Goethe’ye piyano çaldığı andan, kızkardeşinin genç yaşta vefat etmesinden duyduğu acının sebep olduğu vakitsiz ölümüne kadar mesut olmuştu. Bu şair onun için Latincede liyakatlı manasına gelen “meritis” tabirini kullanmıştır. Filhakika o zaman genel bir faaliyet haline gelmiş bulunan Alman ve Avrupa müzik hayatının içinde bugünkü manada büyük orkestra şefi, ayrıca da öğretmen ve teşkilatçı olan Mendelssohn’un yaptığı hizmetler büyüktür. Hepsi kusursuz bir güzellikte, mükemmel bir form arz eden eserlerinden bazılarının bugün için daha ziyade kendi zamanının zevkine bağlı kaldığı görülmektedir. Fakat Mozart’a meftun olan ve harika çacuk durumundan çıkıp Goethe’nin fikir dünyası içinde hakiki kültüre sahip bir sanatkar haline gelen Mendelssohn’un tarihi önemini belirtmek için şu üç olayı saymak yetişir:
birincisi, Mendelssohn’un 17 yaşında kemale erip Shakespeare’in “Yaz Gecesi Rüyası” uvertürü gibi bir şaheseri yazabilmesidir.
Ikincisi, Leipzig konservatuarını kurmasıdır. Onun bu teşebbüsü sayesinde Bach’ın şehri o asrın müzik hareketlerini ve müzik pedagojisini geliştiren en önemli yerler arasına girmiştir.
Üçüncü olay, ilk icrasından tam 100 yıl sonra Bach’ın “Matthaeus Passion”unun Berlin’de yeniden icrasıydı. Bu icradan tam bir Bach cereyanı doğdu. Daha önce Bac’ın ihyası için emek sarfeden ve Goethe’nin dostu olan Zelter’in öğrencisi Mendelssohn bu hareketiyle sadece mütehassıslarca tanınan Thomas kilisesi kontorunun ismini dünyaya tanıttı ve kökleştirdi. Bundan doğan heyecanlı Bach sevgisi ve bağlılığı yaratıcı ve araştırıcı hareketlere tesir etti; neticede meydana gelen Bach bilgisi yirminci asrın müzik hakkındaki telakkilerinin temeli oldu.

“Mesut” Mendelssohn’un hayatı pek mücadelesiz geçmedi. Daha ziyade hislerine uyarak romantizmi temsil edenlere karşı duyduğu antipatiye, karşı taraftan da mukabele edildi. Bu kaçınılmaz münakaşalarda, başka yollardan yürüyen muhaliflerden ziyade, fazlasıyla şekilperest davranan kendi taraftarları ona zarar verdiler.
FAYEZ

Kullanıcı avatarı
Admin
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
Mesajlar: 543
Kayıt: 03 Haz Cum, 22:00
Konum: Ank/Aksaray
İletişim:

Mesaj gönderen Admin »

Arkadaşlar,

Forumun amacı ansiklopedik bilgi vermek değil bir tartışma ortamı yaratmaktır. Yukarıdaki bilgiler dost site, http://www.beethovenlives.net adresinde yer almaktadır. Ya da bir besteci hakkında search (arama) yaptığınızda sayısız link çıkmaktadır karşınıza. O zaman neden benzer bilgilere burada yeniden yer verelim? Bu sitenin özgünlüğüne de zarar verir.

Tüm bunlar hard diskte fazlaca yer tutmaktadır ve üzgünüm ki forumdaki herşey belli bir süre sonra silinmeye mahkum. O zaman yazık değil mi emeklerinize?

Anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.
S.T

Kullanıcı avatarı
Semra Fayez
Mesajlar: 95
Kayıt: 05 Haz Pzr, 23:25
Konum: Ankara

Gereksiz müdahalelerden sıkılıyorum....

Mesaj gönderen Semra Fayez »

Sayın Admin!

Bestecilerle ilgili küçük çalışmamın asla alıntı olmadığını, küçük araştırmalardan oluştuğunu ve gereğini konuştuk sanırım ve bu konu da ikna da olduğunuzdan eminin buna rağmen ısrar etmenizin nedenini öğrenebilirmiyim!? Ayrıca bir müzikeğitimcisi olarak, siz de bilirsiniz ki "özgürlük" , "özgünlük" ten çok daha önemlidir!
En son Semra Fayez tarafından 04 Oca Çrş, 4:22 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
FAYEZ

Kullanıcı avatarı
Admin
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
Mesajlar: 543
Kayıt: 03 Haz Cum, 22:00
Konum: Ank/Aksaray
İletişim:

Mesaj gönderen Admin »

Sayın Fayez,

1. Hiçbir yerde "alıntı" sözcüğünü kullanmış değilim. Sanırım "arama" sözcüğünü alıntı olarak algıladınız.
2. Araştırmalarınıza saygı duyarım, ancak bu durumda kaynak belirtmeniz gerekir.
3. Özgürlüğünüz bir başkasının özgürlüğünün kısıtlandığı noktada sona erer. Uzun mesajlar, hard diski işgal etmektedir. Bu da sitenin işletim maliyetleri konusunda sıkıntı yaratmaktadır. Unutmayın ki ben buradan gelir elde etmiyorum!
4. Bu mesajlar birsüre sonra silinecektir. Buna rağmen isterseniz yazmaya devam edebilirsiniz.
5. Bir kez olsun uyarıma kulak verin. Her seferinde muhalefet etmeniz gerekmez.
5. Felsefi çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Kullanıcı avatarı
Semra Fayez
Mesajlar: 95
Kayıt: 05 Haz Pzr, 23:25
Konum: Ankara

!

Mesaj gönderen Semra Fayez »

1. Bu yazıların hepsi beethoven sitesinde var demişsiniz ; girip bakarsanız olmadığını anlarsınız. Ayrıca küçük araştırmalar onlar!
2.Daima kaynak belirtirim tüm yazılarımı okursanız hemen anlarsınız!
3.Özgürlüğümü asla başkalarının özgürlüğünü kısıtlamak için kullanmam ,10 yıl birlikte çalıştık bunu en iyi siz bilirsiniz bu tamamen demogoji!
4.Bana başarılar dilemişsiniz teşekkür ediyorum ve ben de size tüm içtenliğimle başarılar diliyorum...





5."Biz bildiğini yapan insanlardan yeni bir toplum yaratmak için tarlaya tohum saçıyoruz.-İnsanoğlunun gözleri açıktır. Fakat o kendine yararlı olanı göremez, kulakları duyar ama işitemez.

İyiyi ne kadar doğal karşılıyorsak, bütün önlemleri aldıktan sonra çıkabilen olumsuz ya da kötü olayları da o kadar doğal görmeliyiz.
Bu davayı kötümser görmek için, sayılamıyacak kadar çok kanıtlar bulunabilir. Bizim görevimiz , böyle sebepler aramak değil, tam tersini yapmaktır.
Hayatta yeni olanaklar yaratmanın birinci koşulu, düşünmektir
Ne kadar çok çalışırsanız tek amacınız; zekanızı, mantığınızı işletmeniz olmalı. Elinizden çıkacak her iş önce kafanızdan çıkmalı. Okuyup öğrendiğiniz bilimler , buna hizmet etmeli. Klasik yöntemleri kırarak, yeni işe göre yeni yöntemler bulmalı, kafayı bir motor gibi işletmelidir
-Sorun bilinçli çalışmaktır. "

Tonguç
FAYEZ

ünal imik
Mesajlar: 5
Kayıt: 04 Oca Çrş, 18:11

Mesaj gönderen ünal imik »

Semra hanım besteciler için hazırlamış oduğunuz araştırmalar gayet güzel ama aynı şeylerin tekrarına ne gerek var. Bence daha az araştırılan ve daha gizemli besteciler seçerseniz daha yararlı olabilir diye düşünüyorum. Umarım kızmassınız bana sevgiler...

Kullanıcı avatarı
Semra Fayez
Mesajlar: 95
Kayıt: 05 Haz Pzr, 23:25
Konum: Ankara

Mesaj gönderen Semra Fayez »

Bunu neden siz yapmıyorsunuz!? "Gizemli Besteciler". Hoşfikir.......Zevkle izleriz......


sevgimle.....
FAYEZ

Kullanıcı avatarı
Semra Fayez
Mesajlar: 95
Kayıt: 05 Haz Pzr, 23:25
Konum: Ankara

sCHUMANN!

Mesaj gönderen Semra Fayez »

Robert Schumann


Robert Schumann, Almanya’daki Romantik hareketin öncülerinden birisi olan Alman besteci, eleştirmendir.
8 Haziran 1810’da Almanya’nın Zwickau kentinde doğan Robert Schumann, kitap satıcısı Friedrich August Schumann ile Johanna Christiane Schnabel’in beş çocuğundan en gencidir Çocukluğu sevgi dolu, sıcak bir aile ortamında geçti. Baba yayınevi sahibi, anne ise kendi halinde köylü bir kadındı. . Gençliğinde babasının kitaplığındaki Lord Byron ve Sir Walter Scott’un romantik hikayelerini okuyan Robert, şair olmayı hayal ederdi. Müziğe de yeteneği olan Robert, küçük yaşta piano dersleri aldı ve babasının teşviğiyle küçük parçalar bestelemeye başladı.

Çocukluğu edebiyat çevresinde geçen Schumann’ın müziğe olan ilgisi, çok küçük yaşta kendini gösterdi. Schubert’in hüzünlü ezgilerini piyanoda kendi başına çıkarmaktan büyük zevk alan küçük Robert, bu arada piyano çalma yeteneğini de kanıtlamış ve ilk bestelerini yapmaya başlamıştı. Böylece "150. Mezmur " adıyla anılan ilk eserini, 1822 yılında besteledi. Oğlunun küçük yaşına rağmen olağanüstü yeteneğinin olduğunu fark eden baba, onun iyi bir eğitim alabilmesi için bütün olanaklarını seferber etti.

Edebiyat ve müzik, Schumann için sanatsal yaratıcılığının ortaya koymada kullanabileceği iki ayrı araçtı ve ileriki yıllarda piano çalma olanağını yitirince yeteneklerinin çift yönlü gelişmesinin büyük faydasını gördü. On yedi yaşında Yunan ve Latin klasiklerini baştan sona öğrenmiş, çeşitli oyunlar ve şiirler yazmayı denemiş, bir komedi ile iki tiyatro oyunu yazmış, hatta Horatius’un bazı şiirlerini de Almancaya çevirmişti.

Okulunu bitirdiğinde, on sekiz yaşında olan Schumann için müzik ve edebiyattan daha önemli bir şey yoktu. Bu nedenle, üniversite eğitimi yapmak niyetinde değildi. Ancak annesi, oğlunun bu kararına karşı çıkıyordu; ona göre oğlu Schumann, hukuk okumalı, iyi bir avukat ya da hakim olmalıydı. Her şeye rağmen Schumann, çok sevdiği annesinin ısrarlarına karşı gelemedi; sonunda, Liepzig Üniversitesi’nde, hukuk öğrenimi yapmaya karar verdi.

Ancak, genç Schumann’ın müziğe ve edebiyata olan ilgisi, giderek vazgeçilmez bir tutkuya dönüştü. Günlerini, roman denemeleri yaparak, şarkılar yazıp piyano doğaçlamaları üreterek geçirmeye başladı. Bu çevrede verilen konserlerden kendini alamayan Schumann, üniversitedeki derslerini ihmal etmeye başladı, bütün zamanını müzikçi ve edebiyatçılarla sohbet ederek geçirmeye başladı.

Gönlü edebiyat ve müzikten yana olan Robert Schumann annesine kısa bir mektup yazarak bundan böyle sadece müzik üzerinde çalışmak istediğini ifade etti. Bu arada ünlü piyano öğretmeni Friedrich Wieck’den piyano dersleri almaya başlamıştı. Oğlunun hukuk öğrenimini yarıda bırakıp, piyano dersleri almaya başladığını öğrenen gözü yaşlı anne, ancak Schumann’ın öğretmeni Wieck ile görüştükten sonra, gerçeği kabul etmek zorunda kaldı.
Piano öğretmeni Friedrich Wieck’in ailesinin Leipzig’deki evine taşındı ve yoğun bir çalışma sonucu pianoda virtüöz seviyesine ulaştı. 1832’ye kadar önemli piano eserlerinin bir kısmını yazdı. Ancak, düzenli bir geliri olmayan genç Schumann için yaşam gittikçe zorlaşmaktaydı; ciddi yöntemlerle müzik kuramı ve piyano çalışmak için öğretmeni nin in evinde kalıyor, piyano çalışmalarınyanı sıra boş zamanlarında da Wieck’in in küçük kızı Clara ile ilgileniyordu.
Clara, on üç yaşında olmasına rağmen, dünya çapında şöhret yapmış, olağanüstü yetenekli bir piyanistti. Clara'nın yeteneği, Schumann üzerinde çok büyük bir etki yaptı. O da besteciliğinin yanı sıra küçük Clara gibi, büyük bir piyanist olmak arzusundaydı. Ancak bu uğurda, parmak hareketlerine hız kazandırmak amacıyla, kendi buluşu olan makina ile yaptığı denemede, büyük bir talihsizlik sonucu parmağını sakatladı. Sonuçta, piyanistlik düşlerini bir yana bırakmak zorunda kalan Schumann, kendini besteciliğe ve yazarlığa verdi. Bu talihsizlikten yaratıcı Schumann doğdu. besteci-pianist yerine besteci-eleştirmen kimliğine büründü ve kararlılıkla beste yapmayı sürdürdü. Bu arada felsefe diploması da aldı...

Genç Schumann, Alman müziğinin sorunları, eleştirileri ve müzik eğitimi üzerine yoğun çalışmalar yaptı, bu konu ile ilgili düşüncelerini 1834 yılında çıkarmaya başladığı "Yeni Müzik Dergisi" nde yayınladı. Amacı orta sınıf halkın tutuculuğa olan eğlimini kırmak, yeni romantik ruhu yaygılaştırmaktı.
Çağının beğenisine ışık tutan göRrüşlerini, müziğinde olduğu gibi, yazılarında da lirik bir dille sergiliyordu; J. S. Bach, Beethoven ve Weber’den oluşan ve yarı gerçek, yarı düş ürünü olan bu birlik,yani "Davidsbündler/David Birliği", derin anlamları olmayan, basit eserler üreten bestecilere karşı savaşıyordu. Schumann bu birliği, yazılarında yeni olan herşeyi kabul etmeyenlerin karşısına çıkararak, aslında kendi düşüncelerinin sözcülüğünü yaptırıyordu. Bütün bu faaliyetler, şair-müzisyen (bütün devirlerin müzisyenleri arasında en çok şair olan) Schumann’ın herkesin bildiği Schumann’dan farklı olduğunu gösteren delillerdir.

1834’de, 19.yy’ın en önemlilerindne birisi haline gelecek bir müzik gazetesi çıkardı (Neue Zeitschrift für Musik) 10 yıl boyunca gazetenin editörlüğünü ve baş yazarlığını yaptı. Çağdaşları Frederick Chopin, Hector Berlioz, genç Johannes Brahms ve Franz Schubert’i tanımak için büyük gayret sarfetti. Eleştirilerini zaman zaman Eusebius ve Florestan gibi takma adlarla yayınladı. Bu iki isim onun içinde taşıdığı biri dalgın, hülyalı, diğeri ise coşkun, ateşli iki farklı karakteri yansıtıyordu. Bu ikili ruh, sadece yazılarında değil, bestelerine de ortaya çıkıyordu.
Schumann’ın düşlerle dolu dünyasının bir kahramanı daha vardır; o iki karşı ucu dengeleyen bilge ‘Raro’dur.

Ona göre beste yapmak,
"... notaları biraraya getirmekten çok, kişiliğin ortaya çıkmasını sağlamaktı."

1836 yılında birbirlerini delicesine seven Schumann ile Clara evlenmeye karar verdiler. Baba Wieck bu ilişkiye şiddetle karşı çıktı; bu piyanist geçinen cebi delik adam, kızı ile evlenmeyi nasıl düşünebilirdi? Clara, bu adamla evlenecek olursa, müzik çalışmalarına eskisi gibi zaman ayıramayacak ve artık eskiden olduğu gibi konserlerinden büyük para kazanamayacaktı.
Söylenenlere göre, baba Wieck, iki sevgilinin görüşmemesi için her türlü yola başvurmuştu; Clara’yı zorla Leipzig’den uzaklaştırmış ve mektuplaşmalarını yasaklamıştı. İki sevgili tam on altı ay birbirlerinden haber alamamışlar, sevgilisini göremeyen Schumann, aşkını unutmak için kendini içkiye vermişti. Bu mutsuz günlerini, Clara’sız bir yaşamın anlamsızlığını, acılarını, özlem ve yakarışlarını "Op. 17, Do majör Fantezi" sinde dile getirmişti. Clara’dan uzakta geçen mutsuz günlerini, yazdığı mektupta şöyle dile getirmişti: "Bu Fanteziyi ancak sen anlarsın. 1836’da senden ayrılmak zorunda kaldığım o günleri ve sensiz geçirdiğim o mutsuz yazı. Bu cümleler sana olan derin özlemimdir. Belki de bu birinci bölüm kadar tutkulu birşeyi ömrümde hiç yazamadım. . Ben ana ezgiyi çok seviyorum. Bu ezgi, sende de bazı tabloları, sahneleri canlandırmıyor mu? Özdeyişin içindeki o ses hep sensin. Ve buna şimdi de inanıyorum."

Wieck, en sonunda Schumann’ın kızına maddi güvence sağlamasını şart koşarak evlenmelerine razı oldu. Böylece tutkulu aşıklar 1840 yılının sonbaharında evlenebildiler. Ancak herşey beklenildiği gibi o kadar da güzel gelişmiyordu. Clara dünyaca ünlü bir piyanist, kendisi ise eserlerini hiç kimseye beğendiremeyen zavallı bir besteciydi. Kendine güvenini yitirdiği, aklını kaybetme korkusuyla karşı karşıya kaldığı bu kötü günlerde eski dostu Mendelssohn onun yardımına koşmuştu.Bu arada Clara gerek konserlerinde bestelerini çalarak, gerek yeni besteler yapmaya teşvik ederek kocasına müzik konusunda destek vermeye devam etti, hatta zaman zaman kendi çalışmalarından ödün vermesi gerekse de!

1840’a kadar enstrümental müziğin vokal müzikten daha üstün olduğunu savunan Schumann’ın, fikir değiştirererek vokal eserler bestelemeye başlamasının arkasında Dichterliebe’in şairi Heinrich Heine’a duyduğu hayranlık ve gün ışığına çıkardığı besteci Schubert’in eserlerini onun şarkılarından etkilenmesi vardır. Ayrıca Clara’ya söylemek istediklerini şarkılarla doğrudan söyleyebilmek için şarkı bestelmeyi seçmiştir. Clara'yı anlatan "Bir Kadının Yaşamı ve Aşkı" başlıklı lied dizisini ve kendi aşkını anlatan "Bir Şairin Aşkı" adlı lied dizisini yazar. Bu yaklaşım, Schumann’ın lied türüne en büyük katkısı oldu.

Evlendiği günden beri çok mutlu bir yuvası olmasına rağmen, karısının başarıları karşısında kendini yetersiz hisseden Schumann, bu turnede de bunalımın eşiğinde, çok kötü günler geçirdi. Günlerce odasına kapanıp çıkmayan bestecinin sert davranışları, başta Clara olmak üzere yakınındaki insanları çok tedirgin etmişti. Bu nedenle, kendini gitgide daha da kötü hisseden Schumann, dönüşünde kendi çıkarttığı müzik dergisinin yayın yönetmenliğinden de istifa etmek zorunda kaldı.
Bu sırada sekiz çocuklu bir kadın olmasına rağmen, kendini mesleğine adayan Clara’nın tek amacı, kocasının eserlerini Avrupa’nın müzik çevrelerine tanıtmaktı.
1842, oda müziği yılı olur Schumann’ın. Bu sıralarda Clara ünlü bir piyanist olarak konser turnelerini sürdürmekte.ve , kocasını tedavi ettirtmek ve onun besteciliğini ilerletmek için uğraşmaktaydı.

Bu olaydan sonra durumu giderek kötüleşmeye başlarken tüm yakın çevresininde kendisinden kopmasına neden oldu. 1854 yılında soğuk bir kış gecesi Ren nehrine atlayarak intihar etmek isteyen Schumann balıkçılar tarafından kurtarıldı. Bu son olay Köln yakınlarındaki bir akıl hastanesine yatmasına neden oldu. Durumu gittikce ağırlaşmaya başlamış, hele ki son günlerinde hayatının tek gayesi olan karısı Clara’yı bile tanımayacak hale gelmişti.
Çok korktuğu delilikten, intihara bile teşebbüs ettiği halde kurtulamayan Schumann’ın bir tür ruhsal tiyatro olarak dinlenebilecek üvertürleri ise, Goethe’nin Egmont’u için Beethoven’in tesadüfen bestelediği müzikle kıyaslanabilecek bir müzikal melodram biçimi sunar.

Romantiklerin en romantiği" olarak tanımlanan Robert Schumann, müziğinde romantizm öğelerinin tümünü duyurmuştur:Güzel orotoryolarında ve zengin bir müziğe sahip olan “Genoveva” operasında lirizmindeki özlü tarafı yüksek bir seviyeye çıkaran Schumann aynı zamanda klasizm fikirlerini de benimsemişti. Bach’I en iyi anlıyan ve tanıtanlardan biriydi. Bach hakkındaki olgun bilgisi, kendi eserlerinde de yeniden yaratıcı ifadesini bulmuştur.

Schumann 29 Haziran 1856 yılında, aslında çok genç yaşta (46) hayatının son iki yılını geçirdiği akıl hastanesinde yaşama veda etti.

Clara kocasının ölümünden sonra da müzikteki başarılarını sürdürdü, konser piyanistliğine ve öğretmenliğe devam etti, bu arada Robert'in bütün eserlerini yayımlatarak bestelerini tanıtma çabalarında başarılı oldu. Robert Schumann besteci olarak gerçek ününe ancak öldükten sonra ulaşabilmişti. Clara sonraki yıllarda bir yandan çocuklarını üçünün ölümü , diğerlerinin de bazı sorunları yaşamını daha da zorlaştırmasına rağmen müzik çalışmalarına hiç ara vermedi.

1878'de Frankfurt Konservatuarının baş piyano öğretmeni oldu ve pek çok öğrenci yetiştirerek piyanistlikte bir ekol oluşturdu. Bu yıllardaki en yakın dostlarından biri de kocası hayattayken de aile dostları olan besteci Johannes Brahms'dı. Brahms'a da bestelerinde esin kaynağı oldu, bestelerini tanıtmak için çaba harcadı, Brahms ise birçok bestesini Clara'ya ithaf etti.
Brahms, hiçbir sakınma duymadan, karşılıksız ve delicesine sevmişti
Clara Schumann'ı. Brahms, büyük bir hayranlık ve saygı duyduğu besteci
Robert Schumann'ın karısı Clara'ya aşık olduğu zaman henüz yirmi
yaşındaydı. Schumann'ın, yeni Alman ekolüne karşı çıkarak Brahms'ın
eserlerinden
övgüyle söz etmesi ve hakkında olumlu makaleler yazması, müzik
dünyasında genç bestecinin adının çabucak duyulmasını sağlamıştı.
Brahms,
Robert Schumann'a tapıyordu. Bu yüzden Clara'ya olan aşkını kalbine
gömdü,
onun için besteler yaptı, intermezzolar yazdı ve başka hiçbir kadına
ilgi duymayarak ve evlenmeyerek ölünceye kadar ona sadık kaldı.

Robert Schumann'ın ölümünden sonra her zaman Clara'nın yanındaydı ama ona olan aşkını hep tek başına yaşamak zorunda kaldı.
Brahms, Clara'ya aşık olmayı seviyordu. Aşık olduğu kadın ondan 14 yaş daha büyüktü.
Clara Schumann 75 yaşında öldüğü zaman Brahms öylesine üzülmüştü ki,
onun cenazesine giderken yanlış trene bindi. Frankfurt'a ulaşabilmek için
iki gününü tren değiştirmekle geçiren besteci geldiğinde, cenaze töreni
çoktan bitmişti. Brahms, ancak mezarlığa yetişebildi ve sevdiği kadının
tabutu üzerine bir avuç toprak atabildi. Trenlerde geçirdiği kırk saat
boyunca, son bestesinin 'Ah Dünya Senden Ayrılmak Zorundayım' adlı
koral prelüdünü yazan Brahms, Clara'nın ölümünden sonra ancak bir yıl
yaşayabildi.

Clara, Brahms'ın karşısına çıkan ilk aşk ihtimaliydi. Brahms, bu
ihtimali aşka çevirdi ve kendini hiç sakınmadan sevdi. Pavese, 'Hiçbir
sakınma duymadan sevmek, karşılığı durmadan ödenen bir lükstür' der.
Brahms da ödemişti. Ama o, ödemelerini; senfonilere, konçertolara, sonatlara, prelüdlere ve şarkılara çevirmişti. Hiçbir sakınma duymadan sevdi!
FAYEZ

Kilitli
cron